Kimdir Bu Sin, Şın ve Mim?

Her bilgi her öğreniş yeni bir ufuk açar zihinde.  Hani bahçe sulanınca nasıl çiçekler canlanıyorsa zihin de aynen öyle olur. İşte tam bu duyguları hissettim ben bugün. Sizinle de paylaşayım ki sizde hissedin. Ne de olsa her şey paylaştıkça çoğalır.

Okuduğum her kitap bir bilgi verir bana. Hele bugün okuduğum satırlar aklımı aldı diyebilirim.   Başlayalım isterseniz..

Farsçası “İza dahale’s -Sin ila’ş -Şın zahira sırrı.” türkçesi ise “Sin Şın’a girince Mim’ in kabri ortaya çıkar” Sırrımız bu satırlardır. Bakalım neler çıkacak bu sırlardan.

Hikayemiz şöyledir. Yavuz Sultan Selim Mısırı fethetmeye giderken Şam’ da mola verir. Tabii yol kolay değildir. İstanbul’ dan Anadolu sonra Suriye Şam derken ordu iyice harap olur,  aşlar tükenir susuz kalınır. Hele hazine tam takır kuru bakırdır.  Çölde yolculuk da kolay değildir takdir edersiniz. Neyse bir gece Selim yanındaki derttaşı Hasan Can ile ordunun durumundan hazineden bahsedip dertleşmişler.  O akşam iyice dertlenip üzüldükten sonra birlikte Muhyiddin Arabi’ nin kitaplarını okumaya başlamışlar.  Sultan onun kabrine gidip dua etmek istemiştir fakat bir sorun vardır çünkü  Şam halkı Şeyh’ in kabrini bilmiyorlardır.  Sultan hemen bir emir çıkartıp konunun araştırılıp kabrin bulunmasını istemiş. Eee koskoca Yavuz Sultan Selim Han emir verecek de o emir yerine gelmeyecek.  Zaman sonra konu araştırılıyor ve Kasyun Dağı’ nın yamacında olan mevkide kabrin burada olacağına ulaşılıyor. Sultan merak içinde hemen o bölgenin kazılmasını emrediyor ve Şeyh’ in cesedi hiç çürümeden duruyordur. Sultan hemen onun için bir türbe yaptırmış hatta tekrar defin işlemlerini kendisi takip etmiştir.  Kabri bulundu ama Şeyh’ in hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Hemen Sultan bu konunun da araştırılmasını istiyor. Meğer vakt ü zamanında Şeyh, Şam halkının maddeye düşkünlüğünden yakınarak onlara nasihat etmiş sonunda da ses tonunu yükseltip ayağını yere vura vura “Sizin taptığınız benim ayağımın altındadır” diyerek haykırmış. Halk bu söz ile kendi inançlarına hakaret edildiğini Şeyh’ in küfre girdiğini iddia ederek kadılara şikâyet etmişler ve onlar da Şeyh’ in cezalandırılmasına hükmetmişler. Şeyh’ in haksız yere cefa çekmesine razı olmayan dostlarından biri  “Neden sözünden dönmüyorsun neden sır gibi davranıyorsun?” diye sorunca Şeyh acı bir tebessüm ile “İza dahale’s -Sin ila’ş -Şın zahira sırrı” demiş. Sultan bunu duyunca çok şaşırmış. Bu söz günümüz türkçesi ile “Sin, Şın ‘a girince sırrım anlaşılır” demektir.  Yani Sin Selim, Şın Şam demek. Peki ya sır? Daha sırra eremedik. Hikayemiz devam ediyor.  Şeyh’in küfre girdiğini zanneden halk mezarı bulunmasın diye onun mezarını belli etmeyecek şekilde kapatmışlar.  Selim de onun kabrini, sırrı ortaya çıkarıyor.  Mim burada Muhyiddin Arabi’dir. “Sır” dan kasıt nedir peki? Bir mezar ya da kabir midir? Evet zahiri sır mezar gibi görünse de arkasında düşünülesi bir anlam yatmaktadır.  Kendimce çıkardığım anlamca sır burada: hakikat olan yerin altında olsa da zamanı gelince ortaya çıkacağı, batılı yeneceğidir. Tabii o zamana kadar da sabır ile beklemektir. Beklerken umudun her zaman var olup sırrın er ya da geç ortaya çıkacağıdır.

Arabi’nin söylediği “İza dahale’s -Sin ila’ş -Şın zahira sırrı” sözünün hikmeti ortaya çıkmış sır da açıklık kazanmıştır.  Günümüzde İstanbul Fatih’te Çarşamba’da bulunan kutsal emanetlerdeki taş üzerinde yazmaktadır. Umarım bir gün ziyaret ederiz ve bu satırlar da aklımıza gelir.

Efendim sözümüz de burada son bulmaktadır. Umarım sırrı açıklayabilmişizdir. Sırra ömrümüz boyunca vakıf olabilme temennisiyle. Var olunuz. Selam ve muhabbet baki…

Duygu AYDIN
Latest posts by Duygu AYDIN (see all)
Bu yazıyı oylar mısınız?
[Toplam: 19 Ortalama: 4.2]

Yazar

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir