6 Şubat
O geceden ben hâlâ bahsedemiyorum.
Kelimeler boğazımda düğümleniyor, cümleler yarım kalıyor. Üzerimize hiçbir şey alamadan, ne olduğunu tam olarak anlayamadan kendimizi dışarı attığımız o an…
İnsan önce idrak edemiyor. “Şu an ben ne yaşıyorum?” diye soruyor.
Rüya mı bu, yoksa bitmeyen bir kâbus mu? Zaman duruyor, akıl duruyor, sadece korku kalıyor.
Depremin ardından geçen günler, aslında tek bir uzun gün gibiydi. Geceyle gündüz birbirine karıştı. Hayat, bildiğimiz anlamını yitirdi. İnsan bir anda her şeyin ne kadar geçici olduğunu öğreniyor. Evlerin, eşyaların, planların… hatta kelimelerin bile. O günden sonra hiçbir şey eskisi gibi olmadı, olamadı.
Şahsen ben hâlâ aşabilmiş değilim. Bazı acılar geçmiyor. İnsan sadece onların ağırlığıyla yaşamayı öğreniyor. Yine de hayat devam ediyor. Belki istemeden, belki yarım bir kalple… Ama ediyor. Etmek zorunda. Çünkü nefes almak bazen bir tercih değil, bir mecburiyet.
Vay be… Tam üç yıl geçmiş.
O üç yılın nasıl geçtiğini bilen bilir. Takvimler ilerliyor ama bazı geceler hiç geçmiyor. Üç yıldır anne hasretiyle büyüyen çocuklar var. Eşini kaybedip hayata tutunmaya çalışan kadınlar… Evladını toprağa verip yaşamaya devam etmeyi öğrenen anne babalar… Her birinin hikâyesi başka, ama acıları aynı yerde buluşuyor. Hepsi sessiz, hepsi derin, hepsi yarım.
Ne kadar yazsak az kalıyor.
Ne kadar anlatsak eksik. Çünkü bazı geceler anlatılmaz. Bazı acılar sadece insanın içinde taşınır. Yıllar geçse bile, insanın içindeki o ilk sarsıntı hâlâ aynı yerde durur.
Bu yazı her şeyi anlatmak için değil.
Unutmamak için. Unutturmamak için. Ve belki de en çok, “geçti” denilen şeylerin aslında hiç geçmediğini hatırlatmak için…