Yarım Kalan Yol
İtfaiye istasyonunun o keskin alarm sesi gece saat üçte sessizliği bir bıçak gibi böldüğünde, sadece bir ihbara gitmiyorduk; aslında birilerinin dünyasının durduğu o ana doğru hızla yol alıyorduk. Üzerimize geçirdiğimiz o ağır ekipmanlar, sadece bedenimizi korumak içindi. Ruhumuzu o birazdan göreceğimiz manzaraya karşı korumaya hiçbir kalkan yetmezdi.
Olay yerine vardığımızda, asfaltın üzerindeki o keskin yanık lastik kokusu ve parçalanmış metal yığını karşıladı bizi. İki genç beden… Henüz hayatlarının baharında, 27-30 yaşlarında iki fidan. Aşırı hızın ve bir anlık dikkatsizliğin bedeli, o gece iki hayatın son durağı olmuştu. Biz oraya kurtarmaya gitmiştik ama bazen hayat, sizin çabanızdan çok daha hızlı davranır.
Hayat, her zaman düz bir çizgide ilerlemiyor. Çoğu zaman bir hız treni gibi tam en tepeye çıktım derken, en sert düşüşü yaşatabiliyor insana. O iki genç arkadaş da muhtemelen o gece araçlarına binerken yarın sabah ne yiyeceklerini, hangi hayalleri kuracaklarını düşünüyorlardı. Ancak kaderin her zaman mutlu sonla biten bir masal olmadığını o gece o asfaltta bir kez daha anladım.
Sevinçlerimiz; yeni bir iş, kurulan bir yuva, bir dost meclisindeki kahkahalar…Hüzünlerimiz; ansızın gelen vedalar, geri getirilemeyecek anlar ve keşkelerle dolu pişmanlıklar. İtfaiyeci olarak biz o enkazı kaldırırız, yolu temizleriz ve istasyona döneriz. Fakat asıl yangın, ailelerin evine düştüğünde başlar.
O gece orada sadece iki kişi vefat etmedi; iki annenin umudu, iki babanın dayanağı belki de hiç anlatılamayacak binlerce hikaye o araçla birlikte parçalandı. Hayat bize her zaman borçlu değil. Her günün bir hediye olduğunu, bazen çok sevineceğimizi ama bazen de böylesine derin kederlerle sınanacağımızı kabul etmemiz gerekiyor.
Mutlu sonlar filmlere mahsus.
Gerçek hayat ise bazen gecenin üçünde, ıssız bir yolda, bir siren sesiyle noktalanabiliyor.