Benim Evim
Bu ev herkesin bildiği gibi bir ev değildi. Benim evimde sevgi koşullara bağlıydı; uslu durursam sevilirim, anneme yardım edersem değerliyim, tıp kazanırsam evlat olurum. Ben bu gerçekleri öğrenene kadar hep ezildim. Ama öğrendim artık. Bir vazo kırıldığında evde kopan kıyamet, vazodaki kırıklardan daha derin ve daha çok yara açtı yüreğimde.
Ailem hatalarımı bir başarısızlık olarak değil, yaptığım bir saygısızlık olarak görüyordu. Bu yüzden hep kusursuz göründüm. Fakat bu içten içe beni bitiriyordu. O kirazlı mum gibi dışarıdan bakınca şirin ve renkli ama kendi içimde mum gibi yanıp eriyordum. Ama artık ayağa kalkıp bu aileden kurtulmanın ancak başarıyla elde edileceğini, ailemin bana attığı her dikeni tek tek çıkarmayı öğrendim.
Annem “Sen gidersen ben naparım?” dediğinde bunun sevgi değil, duygusal manipülasyon olduğunu da öğrendim. Babamın “Yemedik, içmedik, giymedik, seni okuttuk. Nankörlük etme, saygısızlık yapma!” dediğinde, bunun bir minnet değil, benim hakkım olduğunu hatırladım.
Artık o evde bir insan değil, hayalet gibi davranmaya başladım. Ortalıkta gezmedim, fikirlerimi ve düşüncelerimi söylemedim, sesimi kıstım ve hedefimi kendime sakladım. Ta ki o üniversite sınavının sonuç belgesini elde edene kadar. İşte o benim özgürlüğümün daha başlangıcıydı. Küçük görmedim onu. Çünkü biliyordum, hayatım o belge ile kurtulacaktı.
Gidiş günü geldiğinde artık o baskı zirveye ulaştı. Ailem bana olan iplerin tek tek ellerinden düştüğünü fark edince en ağır darbeyi işte o zaman vurdular. Maddi desteği kesmekle tehdit ettiler beni. Akrabaları araya sokup vicdan azabı çektireceklerdi bana. Onlara karşı, herkese karşı dimdik ayakta durdum.
Yıkılmadım, bundan sonra da yıkılmayacağım. O kapının önünde sadece ben ve valizim yoktuk. O zehir ve tutsak gibi geçen yıllarımı da arkamda bırakmıştım. Annemi ve babamı da… Arkamdan babamın bir bakış attığını hatırlıyorum. Annem ise ağlayarak “Hakkımı helal etmiyorum!” diye bağırdığını ama durmadım.
Çünkü “gerçek” bir aile evladının iyiliğini ister, onun kanatlarını koparmaz. Aksine, ona uçmayı öğretir. Evden uzaklaştıkça yüzüm gülmeye başladı. Artık özgür olduğumu düşündükçe rahatladığını fark ettim. Üniversiteye başladığımda yaşadığım zorluklar (maddiyat, yalnızlık) ailemin yanında yaşadığım hayattan daha kolay geliyordu bana.
Çünkü o evde sürekli kısıtlanarak yaşamaktansa, bu üniversitede özgür bir şekilde sıkıntı içerisinde yaşamayı tercih ederdim. Bu seçimi yapmayı ben istemezdim. Ama hayat bu, kime neler yaşatacağı hiç belli olmuyor. Bazen yurtta ek iş yaptım, bazen garson oldum, bazen palyaço, bazen de kütüphane köşelerinde sabahladım…
Ama her yorulduğumda ya da pes etmek üzereyken, o kirazlı muma bakıp kendimi şöyle motive ettim: “Dayan Esma, buna da şükret. O evde yaşamaktansa burada yaşamak çok daha güzel. Dayan, az kaldı!”
Okulu bitirip mesleğe başladığım zaman, ilk maaşımı aldığımda yaptığım ilk şey anahtarı sadece bende olan küçük ve şirin bir ev almak oldu. O evin duvarları beyaz değildi, rengarenkti (benim istediğim gibi). Çalışma masasının üzerinde de yarım kalmış o kirazlı mum vardı…