İsimsiz Bir Elin Ağırlığı
Bazı yollar vardır, nereye varacağınızı bilmeden çıkarsınız. Ama 6 Şubat sabahı çıktığımız o yol, bildiğimiz tüm yollardan farklıydı. Gökyüzü hiç olmadığı kadar ağır, hava ise insanın kemiklerine işleyen bir bıçak gibi keskindi. 11 şehrin üzerine çöken o zifiri karanlıkta, sadece binalar değil, zamanın kendisi de enkaz altında kalmıştı.
Samandağ’a doğru ilerlerken camın arkasından bize bakan gözlerde tek bir kelime vardı: Umut.
Otobüsümüzü gören her el, sanki bir can simidine tutunur gibi havaya kalkıyordu.
“Şurada ses var.”
“Ailem içeride.”
“Ne olur yardım edin…”
O an anlıyorsun ki sırtındaki çanta sadece ekipman değil, taşınması en ağır yük olan o büyük beklentiymiş. O an anladım ki biz sadece bir şehre gitmiyorduk, biz binlerce insanın yarım kalmış nefesine doğru sürünüyorduk.
Vardığımızda gece hâlâ şehri bir kefen gibi örtüyordu. Etrafımızda bir uğultu, derin bir panik ve neyin ne kadar eksildiğini fısıldamayan bir belirsizlik vardı. Ta ki güneş, tüm o felaketin üzerine ağır ağır doğana dek…
Gün aydınlanmaya başladığında gördüğümüz şey sadece enkazlar değil, bir şehrin hafızasıydı. Sadece evler yıkılmamıştı; içine çocuk kahkahalarının sindiği okullar, derman aranan hastaneler ve her köşesinde bir yaşanmışlık olan o güzelim sokaklar yerle bir olmuştu.
Güneş o sabah, iyileştirmek için değil, kaybımızın büyüklüğünü yüzümüze vurmak için doğmuştu. Anılar, fotoğraf kareleri, yarım kalmış çay bardakları o tozlu betonların arasında gün yüzüne çıkıyordu.
Tozlu sokaklarda yolumuzu kesen babanın titreyen parmağı bir yığını işaret ediyordu:
“Kızım koltukta uyuyordu, sesini duydum…”
Hemen daldık o zifiri karanlığa. Bir kurtarmacı için dünya artık gökyüzü değil; betonun soğukluğunu ensende hissettiğin, sadece sürünerek ilerleyebildiğin daracık galerilerdir.
Artçılar vurdukça tepemizdeki tonlarca yük çatırdıyor, dışarı kaçmakla içeride kalmak arasında saniyelerle savaşıyordum. Ama o babanın fısıldadığı ismi bir zırh gibi kuşanmıştım.
Her santimde ona sesleniyor, o isimle tutunuyordum hayata:
“Az kaldı, geliyoruz…”
Nihayet karanlığın sonunda bir el tuttum, bir çift gözle buluştum.
Ancak duyduğum cümle zamanı durdurdu:
“Ben o değilim… Ben başkasıyım.”
O an omuzlarıma çöken yük, üzerimdeki betondan daha ağırdı. Bir canı bulmanın sevinci, dışarıda umutla kızını bekleyen o babaya vereceğim haberin çaresizliğiyle çarpıştı.
“Kızın değilmiş.” Diyebilmenin yükü, o dar galeriden bile daha basıktı. Orada sadece enkazla değil, insanın içindeki o derin sessizlikle de savaştım.
O gün Samandağ’ da öğrendik ki bazen hayat bir isme sığmayacak kadar büyük, daracık bir tünelde nefes alacak kadar darmış.
Ben o değilim, cümlesi sadece bir isim değişikliği değil; bir umudun adresi şaşırması ve bir kurtarmacının omuzlarına binen en ağır yüktü. Yarım kalan yollar sadece asfaltın bittiği yerler değil, bir elin diğerine kavuştuğu ama hikâyenin eksik kaldığı o zifiri karanlıklarmış.
Bir insanın elini tutmanın, aslında onun tüm dünyasını sırtlanmak olduğunu o gün o tozun içinde öğrendik.
Geriye sadece cevabı olmayan bir soru kaldı: Yarım kalan o hayallerin hangisi bizim, hangisi parmaklarımıza tutunan o yabancı ellerindi?
Şehirler elbet ayağa kalkacak, yollar onarılacak ancak bizim ruhumuzun bir parçası hep o sessiz sabahın güneşinde, elini tutup ismini koyamadığımız o insanların yanında nöbet tutmaya devam edecek.

Hatay, Samandağı
7 Şubat 2023
Dipnot: Bu hatıra, İstanbul İtfaiyesinin Fatih istasyonunda çalışan bir itfaiyeci tarafından meslektaşı ve aynı zamanda TB Blog yazarımız Osman Kepenek’ e aktarılmış olup, yazarımız Osman Kepenek tarafından kaleme alınmıştır.
Hikayemizin girişinde bahsi geçen kızımız babasının ve itfaiyemizin çabasına rağmen ne yazık ki kurtulamıyor. Asrın felaketinin 4. gününde cansız bedenine ulaşılıyor.
Tüm vatandaşlarımızın tekrar başı sağ olsun. Yüzyılın felaketin üçüncü yılında, TB Blog ailesi olarak hayatını kaybeden herkesi dualarla anıyor sevenlerine sabır diliyoruz. Allah gani gani rahmet eylesin.