Arayış
Yaşamım, bana ait olan yeri aramakla geçti.
Küçüklüğümden beri içimde tarif edemediğim bir eksiklik vardı. Sanki herkes hayatın içinde kendi yerini bulmuş, ben ise sürekli yanlış yerde duran biri gibiydim.
Kalabalıkların ortasında yer aldım ama hiçbirine gerçekten ait hissetmedim. İnsanların arasında yürüdüm fakat çoğu zaman kendi içimde yalnız kaldım. Belki de bu yüzden ömrüm boyunca bana ait olan o yeri aradım durdum.
Bazen bir insanın yanında buldum sandım. Tamam dedim, “artık yalnız hissetmeyeceğim.” Ama zaman geçti, insanlar değişti, hisler sustu. Yine elimde eksik kalan duygularla baş başa kaldım.
Bazen bir şehirde aradım huzuru, bazen kurduğum hayallerde… Ne yazık ki insan nereye giderse gitsin, içindeki boşluğu da yanında taşıyor.
En zor olanı ise yorgunluğunu kimseye anlatamamak. Sürekli güçlü görünmek zorunda kalmak. İçinde kopan fırtınaları gülümseyerek saklamak. “İyi misin?” sorusuna alışılmış bir “İyiyim” deyip, gece kendi sessizliğinde parçalanmak…
Çünkü bazı yorgunlukların sesi olmaz. İnsan sadece susar. Ve o suskunluk zamanla içine çöker.
Aslında çok büyük şeyler istemedim. Sadece kendim gibi hissedebileceğim bir yer istedim;
Rol yapmak zorunda kalmadan gülebileceğim, eksiklerimle kabul edileceğim, içimin sürekli daralmadığı bir hayat…
İnsan bazen anlaşılmak için bile savaş vermemeli. Ama bu hayatta en zor şeylerden biri, gerçekten anlaşılabilmek olmuş.
Şunu fark ettim:
Bazı insanlar hayatı yaşar,
bazılarıysa hayat boyunca kendine ait bir yer arar. Ben ikinci gruptaydım.
Hâlâ da öyleyim…
En kötüsü de ne biliyor musunuz?
Düşmek değil, hiç ait hissedemediği bir hayatın içinde yıllarca ayakta kalmaya çalışmak.
O çaba insanı en çok yoran şey.
Yine de içimde küçücük bir umut hâlâ yanıyor.
Bir gün gerçekten yorulmadan gülebileceğim, kendimi eksik hissetmeyeceğim, gitmek istemeyeceğim bir yere denk geleceğim ve belki ilk defa, hayat bana yabancı gibi hissettirmeyecek…