Zulmün Gri Gölgesi
On altı yaşındaki Dilşat için hayat, artık her köşe başında duran siyah kameraların soğuk merceklerinden ve her adımını takip eden yüz tanıma sistemlerinden ibaretti.
Bir zamanlar neşeyle koştuğu sokaklar, şimdi üzerinde her an suçlu ilan edilme korkusunun estiği gri bir labirente dönüşmüştü.
Dilşat, sabahları okul yoluna çıkarken sadece kitaplarını değil, içindeki tüm duyguları da evde bırakmayı öğrenmişti; çünkü orada yüzündeki en ufak bir mutsuzluk ifadesi bile bir istikrarsızlık belirtisi sayılabiliyor, şüpheli bakışları üzerine çekmesine yetiyordu.
Okul binasına girdiğinde, kendi ana dili olan Uygurca konuşmanın kesinlikle yasak olduğu, duvarların ruhsuz ve yabancı sloganlarla kaplandığı bir dünyaya adım atıyordu.
En yakın arkadaşıyla kantinde yan yana geldiğinde bile fısıldaşmaktan, hatta çok uzun süre göz göze gelmekten çekiniyordu; çünkü her yerde kulak kesilmiş birileri veya her hareketi raporlayan denetçiler vardı. için en büyük zorluk, sadece fiziksel baskı değil, zihninin ve dilinin kelepçelenmeye çalışılmasıydı.
Tarih derslerinde atalarının aslında hiç var olmadığını, kültürlerinin bir yanılsamadan ibaret olduğunu dinlerken, akşamları nenesinin kulağına fısıldadığı o yasaklı destanları unutmamak için içinden sessiz bir yemin gibi sürekli tekrar ediyordu.
Akşam eve döndüğünde onu karşılayan şey ise mutfaktaki ağır sessizlik, babasının boş sandalyesi ve annesinin bitmek bilmeyen gizli gözyaşları oluyordu.
Babası, telefonunda şüpheli bir içerik bulunduğu veya sadece bir dini bayramda bir komşusuna selam verdiği gerekçesiyle o yüksek duvarlı, dikenli tellerle çevrili kamplara götürüldüğünden beri evin neşesi tamamen sönmüştü.
Dilşat, on altı yaşında bir genç kız olarak her akşam yemeğinde babasının tabağını masaya koyup koymamak arasında gidip gelirken, aslında parçalanmış bir ailenin ve çalınmış bir çocukluğun ağır yükünü omuzlarında taşıyordu.
Şehrin üzerine karanlık çöktüğünde bile huzur bulamıyordu; çünkü gece yarısı ansızın yapılan ev baskınlarının veya rastgele telefon kontrollerinin korkusu uykularını bir kâbus gibi bölüyordu.
Dijital bir hapishanede yaşamak, her mesajının, her aramasının ve hatta galerisindeki her fotoğrafın bir gün kendisinin veya sevdiklerinin aleyhine birer delil olarak kullanılacağını bilmek demekti.
Sokaklarda tankların ve zırhlı araçların gölgesinde yürürken, akranlarının dünyanın başka yerlerinde sadece sınav notlarını veya ilk aşklarını düşündüğünü hayal ediyor, kendi gerçekliğinin bu kadar ağır olmasına anlam vermekte zorlanıyordu.
Yine de Dilşat, tüm bu karamsarlığın ve baskının içinde, ruhunun derinliklerinde gizli bir direniş büyütüyordu.
Bir gece, odasındaki yatağın en ücra köşesine sakladığı küçük bir kağıt parçasına, kimsenin görmeyeceği bir dille tek bir cümle karaladı: “Güneşi kalın perdelerle kapatabilirsiniz ama onun doğuşunu asla engelleyemezsiniz.”
O kağıdı hemen sonra yakıp küllerini savursa da o cümle, zihninde parlamaya devam etti. O, on altı yaşında sadece hayatta kalmaya çalışan bir çocuk değildi. Hafızasını ve kimliğini korumaya yemin etmiş bir halkın sessiz ama yıkılmaz bir kalesi gibi ayakta duruyordu.