Gölgelerini Kaybeden Evler

Hayatta insanı en çok ölümün kendisi mi üzer, yoksa ölüm gelmeden çok önce kaybetmeye başladığımız şeyler mi, hâlâ karar verebilmiş değilim.

Çocukken büyüklerimizin hiç yaşlanmayacağını sanıyoruz. Bayram sabahları aynı kapılar çalınacak, aynı eller öpülecek, aynı insanlar hâlâ aynı koltuklarda oturacakmış gibi geliyor. O yaşlarda bayramın anlamı yeni kıyafetler veya baklava börekten ibaret sanılıyor. Oysa insan büyüdükçe anlıyor; bayramı bayram yapan ne süslü kıyafetler ne de ikramlarmış. Bayram, kapısını gönül rahatlığıyla çalabildiğin insanların varlığıymış.

Sonra hayat sessizce eksiltmeye başlıyor.

Önce bir kapı kapanıyor, sonra bir el eksiliyor. Fark etmeden ziyaret edilen evlerin sayısı azalıyor, bayram rotaları kısalıyor. Bir zamanlar saatler süren o samimi sohbetler, zamanla birkaç telefon mesajına sığıyor. En acısı da bu sessiz eksilişin nasıl olduğunu kimsenin fark etmemesi.

Belki de insanın en büyük yanılgısı, zamanı kendine borçlu sanmasıdır. Sanki her özrün bir yarını, her kırgınlığın bir telafisi mümkünmüş gibi…

Sanki çalmadığımız kapılar bizi sonsuza kadar bekleyecekmiş gibi…

Oysa hayatın kimseye verdiği böyle bir söz yok. Biz hayatın koşturmacasında yerimizde sayarken, zaman kimseyi beklemeden akıp gidiyor. Ve insan, en ağır pişmanlıklarını söyleme fırsatı bulamadığı cümlelerden değil; söylemeye daha çok vakit olduğunu sandığı cümlelerden biriktiriyor.

Yaşı ilerledikçe insan, yaşlıların neden misafiri bu kadar çok sevdiğini de anlamaya çalışıyor. Çünkü onlar için gelen misafir sadece bir konuk değilmiş; hatırlandıklarının, unutulmadıklarının işaretiymiş. Önümüze uzatılan bir bardak çay, birkaç kâse kuruyemiş ve o tatlı ısrar; sevginin söze ihtiyaç duymayan, “iyi ki geldiniz” diyen gizli diliymiş.

İnsan yaşlandıkça beklemeyi daha iyi öğreniyormuş. Kapının çalınmasını, telefonun sesini, sevdiği birinin “nasılsın?” demesini bekliyormuş. Bunu düşününce insanın içi ürperiyor; çünkü yaşlılık dediğimiz şey bazen sadece geçen yıllar değil, beklemenin uzaması oluyor.

Bütün bunları bana düşündüren şey ise, çok ani gelen bir ölüm haberi oldu. Aslında bu bir ölüm yazısı değildi; geç kaldığımız sevgilerin, ertelenen ziyaretlerin yazısıydı…

Bu satırdan sonrası ise artık sadece gidenlerin ardından bakakalan bir çocuğun değil; hayatımdan gelip geçmiş, gölgesine sığındığım tüm aile büyüklerimin yazısı…

Sen benim öz dedem değildin belki Mehmet Dede, ama hayatım boyunca “dede” kelimesinin içimde uyandırdığı o sıcaklığa az da olsa yaklaşan insanlardan biriydin.

Geçtiğimiz bayram içimden birdenbire “bir fotoğraf çekinelim” demek gelmişti. O gün bu hissin nedenini bilmiyordum. Şimdi daha iyi anlıyorum; bazı fotoğraflar sadece bir hatıra olsun diye değil, geriye kalacak “tek hatıra” o olduğu için çekiliyormuş. Son görüşmemizin bir veda olduğunu hiçbirimiz bilmiyorduk. Hayatın en acı tarafı da bu galiba; vedaları hiçbir zaman önceden haber vermemesi.

Ama bilmeni isterim ki, senin ardından duyduğum üzüntü sadece bir insanı kaybetmenin kederi değil. Sanki seninle birlikte, çocukluğumdan kalan bir bayram daha silindi. Artık kapısını çalabileceğim, o köklü geçmişi hissedebileceğim bir ev daha eksildi. Soyadımızı taşıyan son büyük çınar da aramızdan ayrıldı. (06.07.26)

Ben her bayram, eksilen o eski kapıları düşündüğümde seni de hatırlayacağım. Ve her Fatiha’nın sonunda, adını sessizce kalbimden geçireceğim.

Allah senden ve bugüne kadar varlığına doyulamadan sessizce göçüp giden tüm aile büyüklerimizden razı olsun. Hiçbir zaman o koca çınarların gölgesinde, kalabalık sofralarla büyüyen bir aile olamadık; hep bir yanımız tenha, hep geçmişimiz biraz eksikti.

Kimini hiç görmeden, sadece anlatılan hikâyeleriyle sevdim; kiminin de ömrüne yetişip elinden tuttum, kıymetini bilmeye çalıştım. Burada sizi hep hatırlayacak bir torununuz var.

Hepinizin ruhu şad, mekânı cennet olsun. Hoşça kalın, yokluğunu her bayram içimde bir sızı gibi taşıdığım tüm büyüklerim. Hakkınızı helal edin.

Bu yazıyı oylar mısınız?
[Toplam: 8 Ortalama: 4.8]

Yazar

  • Efsa Kamburoğlu

    Anadolu’nun sakin bir köşesinde lise hayatının içerisinde, kendi iç sesini daha çok duymaya çalışan bir öğrenciyim.

    Günler çoğu zaman birbirine benzese de ben aralarda kalan küçük şeyleri fark etmeye çalışıyorum. Defterin kenarına yazdığım bir cümle, bazen ders arasında aklıma takılan bir düşünce…

    Yazmak benim için bir alışkanlıktan çok, kendimi anlamaya çalıştığım bir alan.
    Bazen sustuklarımı orada duymaya çalışıyorum.

    Söylenmeyenleri, ertelenenleri ve çoğu zaman kendi içimde büyüttüğüm şeyleri kelimelere dökmeye çalışıyorum.

    Çünkü bazı duygular konuşulmadığında kaybolmuyor; sadece içimizde başka bir yere yerleşiyor.

    İnsanın kendi içinde dürüst kalabildiği anların kıymetli olduğuna inanıyorum.

    Yazmak da bu dürüstlüğü kaybetmemek için tuttuğum küçük bir hatırlatma.

    Henüz yolun başındayım.
    Ama neyin peşinde olduğumu az çok biliyorum.

    Eğer bir cümle, okuyanı kendi içine doğru bir an bile durdurabiliyorsa, benim için de yeterlidir.

Efsa Kamburoğlu

Anadolu’nun sakin bir köşesinde lise hayatının içerisinde, kendi iç sesini daha çok duymaya çalışan bir öğrenciyim. Günler çoğu zaman birbirine benzese de ben aralarda kalan küçük şeyleri fark etmeye çalışıyorum. Defterin kenarına yazdığım bir cümle, bazen ders arasında aklıma takılan bir düşünce… Yazmak benim için bir alışkanlıktan çok, kendimi anlamaya çalıştığım bir alan. Bazen sustuklarımı orada duymaya çalışıyorum. Söylenmeyenleri, ertelenenleri ve çoğu zaman kendi içimde büyüttüğüm şeyleri kelimelere dökmeye çalışıyorum. Çünkü bazı duygular konuşulmadığında kaybolmuyor; sadece içimizde başka bir yere yerleşiyor. İnsanın kendi içinde dürüst kalabildiği anların kıymetli olduğuna inanıyorum. Yazmak da bu dürüstlüğü kaybetmemek için tuttuğum küçük bir hatırlatma. Henüz yolun başındayım. Ama neyin peşinde olduğumu az çok biliyorum. Eğer bir cümle, okuyanı kendi içine doğru bir an bile durdurabiliyorsa, benim için de yeterlidir.

You may also like...

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir