İnsanlar neden her şeyi bu kadar zorlaştırmak zorunda?
Özellikle ebeveynler…
Bir çocuğu anlamak yerine neden onu sürekli kısıtlamayı seçerler? Bir insanın içinde taşıdığı potansiyeli görmek gerçekten bu kadar zor mu?
Bazen insan etrafına bakınca daha da çok düşünüyor.
Dışarıda yanlış alışkanlıkların içinde kaybolmuş, kötü yollara sürüklenmiş gençler var. Buna rağmen bazı aileler kendi çocuklarına güvenmek yerine onları sürekli baskı altında tutuyor. Sanki hata yapma ihtimali, başarılı olma ihtimalinden daha gerçekmiş gibi davranıyorlar.
Oysa bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey kontrol edilmek değil, anlaşılmak.
İşin en garip tarafıysa şu:
Televizyonda başarılı bir genç gördüklerinde onu hayranlıkla izliyorlar. Haberlerde bir öğrencinin başarısını görünce gurur duyuyorlar. “Ne kadar çalışkan çocukmuş” diyorlar. Ama aynı ihtimali kendi çocuklarında göremiyorlar.
Kendi çocuklarının da başarılı olabileceğine inanmak yerine, onları çoğu zaman yetersiz hissettiriyorlar.
Halbuki fark sandıkları kadar büyük değil.
Aynı ülkede yaşayan, aynı yaşlarda insanlar bunlar. Bazılarının önüne destek çıkıyor, bazılarının önüne ise engeller…
Ve insan bir süre sonra ister istemez çevresine bakmaya başlıyor.
Sosyal medyada yaşıtlarını görüyor; daha özgür, daha mutlu, daha başarılı görünen insanları… Arkadaşlarının ulaştığı yerlere bakıp kendi hayatını sorguluyor:
“Ben neden olduğum yerde kaldım?”
“Ben neden istediğim hayatı yaşayamıyorum?”
Bu sorular bazen geceleri insanın zihninden çıkmıyor.
Uykusuz geceler…
Sürekli düşünmek…
Kendini başkalarıyla kıyaslamak…
Ve zamanla kendi potansiyelinden bile şüphe etmeye başlamak…
Halbuki çoğu zaman sorun yeteneksizlik değil.
Sorun, insanın en çok destek görmesi gereken yerde yalnız bırakılması.
Çünkü bazen tek bir güzel söz bile insanın hayatını değiştirebilir. Bir “Yapabilirsin” cümlesi bile insanın içinde yıllarca yaşayabilir.
Ama destek yerine baskı görünce, insanın içindeki heves yavaş yavaş kayboluyor. Kendine olan güven azalıyor. Hayaller uzaklaşıyor.
Ve sonunda zihne o ağır düşünce yerleşiyor:
“Ya gerçekten işe yaramaz biriysem?”
Belki de insanın taşıyabileceği en ağır hislerden biri bu.
Çünkü insan bazen olmak istediği kişiyle, olmak zorunda bırakıldığı kişi arasında sıkışıp kalıyor.
Ne bulunduğu yere ait hissedebiliyor kendini…
Ne de gitmek istediği yere ulaşabiliyor.
Sanki bütün hayatı boyunca iki farklı dünyanın arasında yaşamaya çalışıyormuş gibi.
Ve belki de en yorucu şey tam olarak bu:
Kendi hayatında bile kendini ait hissedememek.